MALZGİRT 1071 İHANET OYUNU

Bıçak’sırtı ise gündem, bıçak’ın sap’ı kim ya da kimlerin elinde’ye bakmak gerekmez mi?!
İçinden geçiyoruz alacakaranlık kuşağı’nın.

M.Ö. 3000’lerde Anadolu’da Türklere dair yaptığı araştırma ile dikkat çeken ve yanılmıyorsam şu sıralar SİNOP ÜNİVERSİTESİ/FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ/TARİH BÖLÜMÜ/ESKİÇAĞ TARİHİ ANABİLİM DALI Başkanı olan, “dünyada Hititçe bilen sayılı kişiler arasında yer alan” Tarihçimiz Prof. Dr. Ekrem Memiş“Malazgirt Meydan Muharebesi yıllardır istismar ediliyor, 1071 yalanı kullanılan bir ‘İhanet Kapanı’dır” diyor?!

Devlet Bahçeli de, sık sık 1071 Malazgirt Savaşı’nı yad ederek, o tarihten bu yana Türklerin Anadolu’da olduklarını belirtir.
Profesör Memiş’e göre, “Tarihi ve ilmi hata burada başladığı gibi, birleştirmek isterken ayrıştırma faaliyetleri” de bu noktada odaklaşıyor?!

Memiş’in demesi o ki; “Malazgirt, özellikle bazı odaklar tarafından, Türk çocuklarını yanlış bilgilendirmek için hazırlanmış bir tuzak; Malazgirt’ten daha önce 1041 Dandanakan Savaşı var!?”

Demem şu ki:
Eğer Anadolu’nun kapısı açılmışsa – ki ben bu mantığa karşıyım – Dandanakan Savaşı ile açılmıştır.

Hal böyleyken…
Ahirinde, Anadolu’nun 1071’den sonra Türklerin vatanı olduğunu söylemek, özellikle ‘Amerikan toplum mühendisleri’nin yazılan tarih kitaplarındaki dayatması’dır!
Yani?!
Türk çocuklarını, ‘tarih bilincinden yoksun kılma’nın ilk aşamasıdır.
Başka?!
Malazgirt’i temel almak; Aka’ların, Sümerler’in ve Eti’lerin Türk olduklarını inkar etme yoluyla Türklerin göçebe kavim olduklarını, dolayısıyla barbar olduklarını, medeniyet kurmaktan uzak olduklarını zihinlere kazıyarak bir tür “mankurtlaştırma” taktikleridir!

Nitekim…
Mustafa Kemal Atatürk, bu “tarihsel hata”yı ortadan kaldırıp atmak için yerin altını işlemekle mükellef kuruluşun adını Etibank, oradan gelecek ürünü işleyebilmek için gerekli maddiyatı temin ve teşvik için de Sümerbank adını kullanarak, tarihsel bütünlüğü, Türk insanına yeniden hatırlatmıştır.

Hasılı:
Görünen ve demem o ki; 1071 meselesi, tamamıyla menfur bir tuzak!
Anadolu, Türklerin “ikinci yurdu” değildir.
Anadolu, “Türklerin Anayurdu”dur.
Anadolu’da, bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin var olduğu, belgelerle kendini göstermektedir.
Nüans?!
Akat Kralı Mezopotamya’dan gelmiş, Fırat Nehri’ni aşarak Anadolu’ya geçmiş..
Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var..
Bu küçük şehir devletlerinden 17’si, Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler.
Başka?!
Dünyaca ünlü Tarihçi’miz Memiş’in eserlerinde yazdığına göre, bu 17 kraldan biri, çivi yazılı metnin 15. satırında geçen “Türki Kralı İlşu-Nail”di.
Burada geçen “Türki” kelimesinin “Türk” olduğuna şüphe yok.
2 bin yıl da buradan koyduğumuz zaman, 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor?!
Yani?!
İşte o Türk Krallığı da, Hurri isimli bir kavimden gelmektedir.
Bu kavim, M.Ö. 3 bin’li yıllarda Anadolu’da yaşamıştır.
Profesör Memiş, “İlmi verilerin ışığında çok daha gerilere gidildiğinde, kavmin soyu 6 binlere dayanmaktadır” diyor.
Yani?!
2 bin de milattan sonraki dönem eklendiği zaman, karşımıza Anadolu’da 8 bin yıllık dev bir Türk tarihi çıkmaktadır!?

Hasılı:
Bildiğimiz ya da bilmemiz istenilen tarihteki bilgilerimizin yanlışlığının altını çizen Prof. Dr. Ekrem Memiş, Hurrilerin, Anadolu’nun Doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu belirtiyor.

Göktürk Devleti’nin ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezine de karşı çıkıyor, Memiş Hoca..

Hurriler’in devamı olan ve M.Ö. 1000’lerde yaşayan Türki Krallığı‘nın Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun altını önemle çiziyor…
Başka?!
Bununla da yetinmeyerek, “Evet Hunlar Orta Asya’da bir Türk devleti kurmuşlardır ama bu devlet, ilk Türk devleti değildir. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Ders müfredatında bunlar mutlaka işlenilmelidir” diyor.

Nitekim…
Türk sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımefendi de; “Yahu, biz Türkler Anadolu’nun bizim olduğunu anlatabilmek için daha kaç sefer fethetmek zorunda kalacağız?!” diyor ve ekliyor:
“Amerika’da yapılan Sümer araştırmalarında, Sümerlerin müzik aletinin bilgi ve bulguları tespit edilmiştir.
Sümerlerin müzik tınıları elde edebilmek için bir çalgı çaldığını belirtip, çalgının tarifini de yapmışlardır.
Kısacası bu çalgının adı nedir, biliyor musunuz: Bağ!
Yani şu bizim bildiğimiz, meftunu olduğumuz Milli Sazımız, Bağlama!”

Ezcümle:
Ne dersiniz, bağlama’ya da 1071’den sonra mı kavuştuk?!
“Milliyetçiler”, Amerikan dayatmasında basılan ders kitaplarına ve bu zihniyetteki sözde ilim adamlarının kaleme aldığı safsatalara kapılarak değil, tarafsız, yansız, sadece ilmi ve bilgisi olan ilim adamlarından faydalanarak doğruyu bulabilirler?!

Şimdi gelelim, “MÖBİUS Şeridi”nde bir “alıntı” ile “BÜYÜK TAARRUZ’un HİKAYE’Sİ”ne…

Bugün aslında dün’dü…

1921 Mart’ında, İnönü Ovası’nda bozkır ayaz hakimdir.
Ethem Çavuş’un sırtı donmakta, elleri kavrulmaktadır.
Evladı gibi sevdiği 75’lik topları, 18 saattir yorulmaksızın doldurmaktadır.

Üst üste isabetli atışlar düşmanın adeta kafasına inmektedir.

Ethem Çavuş bir mermi daha almak için sandığa elini atınca, bir gariplik farkeder?!

Bir merminin üstüne yazı yazılmış, çaput’la bir çivi sarılmıştır.
Yazıyı okumaya vakit yoktur, mermi derhal ateşlenir.
Düşen kovan sandığa geri koyulmaz, kenara ayrılır.

Hava iyice kararıp düşman mevzileri görülmez hale gelince, ateşe ara verilir.
Herkesin aklı kovanın üstünde yazan yazıdadır.
Komutan, askerlerinin meraklı bakışları altında kovanı eline alır ve yazıyı okur:
“Seyfi Çavuş, 4.Alay, 2.Tabur, 8.Batarya, 7 Ocak 1921, İnönü”?!

Bu mermi kovanı 2 ay önce İnönü’de kullanılmıştır.

Ankara’daki İmalat-ı Harbiye’de çalışanlar yazıyı farkedince, üstüne çaput ile ucu iyice inceltilmiş bir çivi bağlayarak tekrar cepheye yollamışlardır.

Belli ki, kovan aracılığıyla bir İmalat-ı Harbiye’de çalışan Kamil Usta’ya müjdeli haber verilir.
Evlat yuvaya geri dönmüştür.
Üstünde yeni bir de yazı vardır:
“Aksekili Ethem Çavuş, 8.Alay, 3.Tabur, 1.Batarya, 20 Mart 1921, İnönü”?!

Kovan düzeltilir, barutu doldurulur, mermi çekirdeği yerine oturtulur.
Bir çivi sarılır yine üzerine çaputla.
Artık yeni görev yerine gitmek için hazırdır.
Kamil Usta her seferinde sanki evladını askere yolluyormuş gibi uğurlar mermiyi.

Artık İmalat-ı Harbiye’de herkes o mermiye “evlat” demeye başlamıştır.
Kovan bir buçuk yıl boyunca tam sekiz kere Ankara’ya döner.
Böylece kovanın üzerindeki mesaj sayısı da sekizi bulmuştur.
Mesaj yazanların sekizi de, başka alay ve taburda görev yapan, birbirini tanımayan ancak ortak hedef için mücadele eden Kahraman Mehmetçiktir.

9 Eylül 1922’de, Şanlı Türk Ordusu İzmir’e girer.
Aynı tarihlerde kovan da Ankara’daki evine döner.
Bu sefer üzerinde bir künye, bir de mektup vardır.
Kamil Usta, mektubu dilkatlice açar ve herkesin duyacağı bir sesle okumaya başlar:
“Allah’a şükürler olsun ki düşman kaçıyor..
Muzaffer Türk Ordusu kafiri kovalıyor.
Güzel İzmir’e yakınız artık.
İki gün önce Banaz’daki muharebede Seyfi Çavuş şehit düştü.
Künyesini ailesine göndermek istediysek de, ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik..
Kovandaki yazılardan anladığım üzere, bu topçu neferlerinin bir ailesi de siz olmuşsunuz.
Bu sebeple, Seyfi Çavuş’un künyesini size yolluyorum.
Yüzbaşı Muhsin Talat, 4.Alay, 2.Tabur, 8.Batarya, 5 Eylül 1922, Salihli”…

İmalat-ı Harbiye’de herkes ağlamaya başlar.
Hiç tanımadıkları halde, iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuş, vatan uğruna şehit düşmüştür…

Kamil Usta, boğazında düğümlenmiş hıçkırığıyla tezgahın başına geçer, kovanı yenilemeye başlar.
Seyfi Çavuş’un künyesini de iki perçinle sabitler kovanın dibine.

Savaş bitmiş, zafer elde edilmiş, kovanın tekrar gönderilmesine gerek kalmamıştır.
Teğmen Hamdi Vasıf, mühimmat depolarında yapılan sayım esnasında mermiyi bulur.

O esnada Mustafa Kemal Atatürk, Çankaya’daki sofrasında ayağa kalkmış ve bıçağını hafifçe tabağına vurmuştur.
Herkesin dikkati, 42 yıllık ömrünü milleti için adamış, kalan ömrünü de adamak için ant içmiş Ulu Önder’in üstündedir.
Atatürk, derin bir nefes alır ve:
“Beyler!
Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz!”

Ertesi gün meclisten “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri dalgalanır.
Cumhuriyet’in ilanı 101 pare top atışı ile kutlanır.
101’inci atış, Cumhuriyet’in imzası niteliğinde olacaktır.
Bu son top sesi, subayların “kılıç selamı” eşliğinde deldi göğü!
Kovan, o kovandı….
Evlattı, evladıydı Türk Milleti’nin…

Bu son top sesi:
Aziz vatanımızın kaleleri hile ve zorla zaptedilmişken, bütün tersanelerine girilmişken, ordularımız dağıtılıp memleketimizin her köşesi bir fiil işgal edilmişken…

Ve bütün bu şartlardan daha elim ve daha vahimi, iktidara sahip olanlar, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde, şahsi çıkarlarını işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirmişken…

Ve millet açlık ve sefalet içinde bitap düşmüşken….

19 Mayıs 1919’da Samsun’dan başlayıp, 9 Eylül 1922’de İzmir’de biten…
Görülmemiş bir galibiyetin temsilcilerini dizlerinin üstüne çökerttiğimiz…
Dünyada eşi benzeri olmayan o Büyük Kurtuluş Savaşımız’ın…
Vatan uğruna gözünü kırpmadan toprağa düşen aziz şehitlerimizin…
Gözleri yaşlı anaların…
Topyekün bir milletin “bağımsızlık çığlığının sesi” oldu…

O sesin sahibi “Gazi Kovan”, bugün Ankara MKE Müzesi’nde, Cumhuriyet’i yaşamaya devam ediyor.

Sözün özü:
Bu vatan kolay kurulmadı, kolay kolay da yıkılamaz!

Hasılı:
Yeniden Atatürk!
Yeniden Laik Türkiye!
Yeniden çağdaş Türkiye!

Ezcümle:
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi Bir Duvar Süsü Değildir, Erken Uyarı Sistemidir! 

Cüneyt Şaşmaz