NİÇİN VAR OLMUŞUZ

Niçin var olmuşuz? Niçin imtihan edilmek için gönderilmişiz? Niçin kötülükler, iyiliklerden daha fazla? Niçin kendi kaderimize terk edilmişiz? Niçin?

Bu soruları hep soracağız ve her soruşumuzda kendimizi ikna edecek bir yol bulmak için çırpınacağız. Her sorgulamamızda boşluğa düşeceğiz. Her boşluğa düşüşümüzde varolmanın verdiği acıyı iliklerimize kadar hissedeceğiz. Her hissedişimizde kendimize ve çevremize karşı yabancılaşacağız. Hayatın nihai anlamını ısrarla arayışımızda ümitle ve yılmadan hep soracağız. Acı verici olanda hiçbir zaman nihai bir anlamı bulamayacak oluşumuzun verdiği korku olacak…Bu korkuyu bastırmak için bir anlamın peşine düşüp hayatı anlamlandıracağız.

Binlerce yıldır insanlar gökyüzüne baktı: Tanrı’yı aradı yılmadan. Ateşi icat ettik, yazıyı bulduk, aya çıktık, teknolojiyle dünyayı donattık ama hala bu soruya karşı kesin bir doyurucu cevap bulamadık. Tıpkı tüm bu gelişmelere rağmen yoksulluğa çare bulamadığımız gibi…

Bilim her geçen zaman zarfında ilerliyor. İnsan hakkında bilgimiz her geçen zaman zarfında artıyor. Fakat bilim ilerledikçe bize ‘’Niçin varız?’’ sorusuna cevap vermiyor. Felsefe ise Antik Yunan’dan itibaren aynı soruyu sormasına rağmen aynı yerinde sayıyor. Bilim ilerlediği ölçüde insan, bilmecemsi bir hale geliyor. Evreni, insanı canlıyı bildikçe daha bir esrarengizlik havası kaplıyor bizleri.

Bu sorulara karşı din, varoluşumuzu anlamlandırmamız için en güçlü bir yoldur. Modern bilim, modern ideolojiler; tüm modern şeyler insanın varoluşuna doyurucu bir cevap getiremiyor. Dinin halen etkili olmasının sebebi de buradan gelmekte. Nasıl ki bilim, felsefenin sorularına cevap veremiyorsa, ideolojiler de dinin yerine geçemiyor.

Modern insan, dinin verdiği cevabı doyurucu bulmadığı için kendisini modern bilime ve ideolojilere yaslıyor. Çareyi bilimde ve gücünü ona dayayan ideolojilerde arıyor. Fakat sonuç hüsran…

Milyonlarca insanın ölümü, katliamlar, ayrımcılıklar 20. yüzyıla egemen oldu. Sadece bu çağın adı karanlık” değil; aydınlıktı. Dinin etkisinden kurtulan modern insan, seküler bir din yaratarak Karanlık Çağlar’dan daha büyük felakete sebep olmadı mı? Modern akıl birçok yenilik getirirken birçok şeyi de götürmedi mi? Modern insan, gelip geçiciliğin modaya feda edilmedi mi?

Aydınlanma modern insana özgürlüğü sunuyordu. Özgür olmak için de aklı ön plana çıkardı. Ancak akıl, özgürleşmeden ziyade güce giden yolda aracılaştırıldı. Bacon “Bilginin kendisi güçtür” diyerek durumu güzelce özetliyor.

Varoluşumuz iki aşırı uç arasında gidip geliyor. Ya mutlak bir irade vardır ya da nihilizm doğrudur. Hangisi doğru? Eğer mutlak bir irade varsa tüm bu acılar neden var? Eğer nihilizm doğruysa varlık neden var? Peki ya aradakiler doğru olabilir mi? İnsan aklı çelişkiyi kabul etmez; yadsır.

Cezayirli entelektüel Mustafa Şerif, İslam ve Batı Üzerine Bir konuşma kitabında şunu soruyor: Niçin imtihan ediliyoruz? Sonra devam ediyor: Modern akıl hayat sorunsalını açıklamada neden yetersiz?

Heidegger, “Varoluşun Özü tasadır, tasa insanın dünyaya terk edilmiş bir varlık olmasından kaynaklanır” diyerek bizi, kendi kendimize bırakılmış olarak görür. Bu tasaya, acıya yol açar. Tüm bu eşitsizlikler, acılar, isyanlar karşısında bir ilahi adalete inanmadığı için bunu tasa olarak görür. Bu öyle acıdır ki ne kadar zulüm olursa olsun bunun hesabı sorulmayacaksa, tüm bu varlığımızın anlamı nedir? Egzistansiyalistler için hayatın bir anlamı yoktur. Hayatın bizim dışımızda bir amacı da… Anlamı kendimiz yaratmalı ve yaşamı olabildiğince dolu yaşamalıyız. Egzistansiyalistler insana fazla irade vermektedir. Gerçekten bu kadar özgür müyüz? Egzistansiyalistler insanı başıboşluğa atmaktadır. Bunun tam zıttın da yer alan kadercilik ve daha modern terimle söylersek determinizm de insanı kendi dışında bir güce hapsetmekte ve onun iradesini elinden almaktadır.

Varoluşla ilgili yapacağımız her çıkarım yorumdan öteye geçemeyecektir. Foucault, “Birbirimizi yorumlamaktan başka bir şey yapmıyoruz” diyerek sanıyorum durumu özetlemiş. Hayat uzun bir mücadele ve bu mücadele kendi yolumuzu kendimiz seçmeliyiz. En makul olan neyse ona karar vermeli ve bu hızla bitip tükenen hayatı dolu dolu yaşayarak faydalı olmalıyız.

Bu varoluşta egzistansiyalistler haklıysa bu büyük bir felaket. Bu, kendi kendimize bırakılmışız demektir. Eğer kaderciler haklıysa buda bir felaket. Seçim hakkımın olmadığı bir eylemde varoluşumu nasıl anlamlandırabilirim?

Bu sebeple var olmak acı vericidir. Eğer var olmanın ne olduğu üzerine düşünüyor ve işin içinden çıkarmıyorsanız bu acı katlanarak büyür. Herhangi bir düşüncede duramıyor, ona bağlanıp tatmin olamıyorsanız, varoluşunuzun size verdiği acı intihara kadar gider.

İçerisinde fırtınalar esen Ali Şeriati, varoluş krizleri karşısında sığınılacak bir liman aradı. Fransa’da o şehvetli yaşamın içerisinde; o, yalnızların olduğu yere sığınırdı. Mortparnasse mezarlığı onun için yalnızlıkla baş başa olduğu bir yerdi. Ebuzer, onun için sığınacak bir liman oldu. Ebuzer’in devrimci ruhu, Şeriati’nin varoluşunu anlamlandırmasında büyük bir etkendi.

Varoluşu anlamlandıramamak bizi belirsizlikler içinde bırakır. Belirsizlikler içinde yaşayamayız. Bir şekilde varoluşun acısından kurtulmak için bir liman aramalı ve o limana demirlemeliyiz. Bu liman sevginin, kardeşliğin ve eşitliğin limanı olmalı. Bu limanda hakikat bir tane olmalı. Bu liman tüm yaşanan bu kötülüklerin cevabını bize vermeli. Bu sayede niçin var olduğumuzu anlamlandırabilmiş olalım.

Peki varoluşunu anlamlandıramayanlar ne olacak? Kaufmann dünyanın hassas kalpler için bir cehennem olduğunu söylüyor. Ruhu hassas olan yalnızlığa terk ediliyor. Bu varoluşta sessizce terk ediyorlar bizleri. Nitelikli ruhlar bizleri bırakırken, kötüler egemen oluyor. Zulme hakkıyla isyan edenler, yüzyılda bir gelirken zulmedenler her zaman ve mekânda egemenler.

Ne yapmalıyız? Yılmadan mücadele etmeliyiz. Her yılmamız zulmü meşrulaştırır. Her pes edişimiz kötü olanı güçlendirir. Tıpkı Muhammed gibi, İbrahim gibi, Sokrat gibi, Marx gibi mücadele etmeliyiz. Her tükenişimizde bunları kendimize örnek almalıyız. Böyle varoluşu anlamdırmalı ve yılmadan savaşmalıyız.


Yazar, Ahmet Özkaya kimdir?

1993 yılı Kadıköy doğumludur.
İlköğretim ve liseyi İstanbul’da tamamladı. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi coğrafya bölümünde bitirdikten sonra, Marmara Üniversitesi’nde Pedagojik formasyon eğitimi almıştır.

Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü’nde tezli yüksek lisansa devam etmektedir.

Post-Coğrafya kitabının yazarıdır. Ayrıca çeşitli dergilerde makaleler ve popüler bilim platformlarında yazılar yazmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir